Gökçen
2.7K posts


KORELİ BİR SUNUCU: "ATATÜRK'Ü OTURARAK SUNAMAM" DEDİ AYAĞA KALKTI! 🇹🇷 👇👇
Kore'de bir haber stüdyosu.
Kameralar açık, ışıklar tam, sunucu önündeki kağıda bakıyor.
Atatürk'le ilgili haber sıraya gelince...
duraksadı.
"Ben bu haberi oturarak sunamam."
Kalktı. Dimdik.
Uzak Doğu'da, Türkçe bilmeyen, bu toprakları hiç görmemiş bir adam, milletimizin en büyük önderini ayakta selamlıyordu.
O an ne anlıyorsa anlasın — bir şeyi hissetti.
Dünya tarihine yön vermiş, bağımsızlığı ve aydınlanmayı simgeleyen bir figürün karşısında oturulamayacağını hissetti.
Bizim bazılarımız unuttuysa da...
Seul'deki o stüdyo unutmamış.
İşte bu yüzden bazı insanlar var ya —
Atatürk'ü küçümseyen, çarpıtan, es geçen...
Bu görüntü, o insanlara binlerce kelimeden daha net bir şey söylüyor.
Sözsüz.
Sadece bir duruşla. 🇹🇷
Atatürk'ün mirası hâlâ yaşıyor.
Bunu görmek isteyenler için gözler hep açık. 🧿

Türkçe

Bir süredir pankreas kanseri ile mücadele eden usta oyuncu Gül Onat Duman, sağlık durumu hakkında bilgilendirmede bulundu:
“Canım sevenlerim, dostlarım, arkadaşlarım... Böyle hastanelerden bilgi vermek beni çok sıkıyor aslında ama oğlum çok ısrar etti, ‘sevenlerine haber ver’ dedi. Ameliyatlar kraliçesi oldum. Bir haftada üç ameliyat geçirdim. Şimdiki vaziyette iyiyim...Hayat böyle bir şey. Ne yapacaksınız?... Tüm dostlarıma sağlık diliyorum ve dualarınızı bekliyorum.”
Türkçe

tunceli'li bir alevi ve kendisiyle aynı aşirete mensup ( kurayşan ocağı ) biri olarak yazıyorum.
ve lütfen bu yazıyı sonuna kadar okuyun . sonda da çok önemli bir detay vereceğim.
aşağıdaki yazıyı 9 ay önce yazmışım:
👇++++++++++👇
hala '' ne koltuk hırsıymış '' yazan binlerce insan var.
biz gerçekten saf insanlarız. asla olan biteni ilk anda kavrayamıyoruz.
ulan ne koltuk hırsı olacak arkadaş ? siz kör müsünüz ?
koltuk hırsı 80 yaşına gelmiş bir insanı tüm türkiye'nin gözü önünde bu hale getirir mi ? adam an itibariyle chp tabanının bile %99'nun kendisinden nefret eder hale geldiğini, şu giriştiği işlerin akp yargısıyla bir açık işbirliği olduğunun tüm parti tabanı tarafından fark edildiğini bilmiyor mu ?
ulan adamın siyaset bilimci akademisyen oğlu var. oğlu bile '' baba yapma ,bu yapmış olduğunun ne parti tabanında ne ülkede ne de siyaset sahnesinde bir karşılığı yok hiç kendini rezil etme, itibarını sarsma , ailemize laf getirtme '' diyerek olası bir koltuk hırsının önüne geçmeyeceğini mi sanıyorsunuz ?
adam her ne yapıyorsa koltuk hırsı yüzünden yapmıyor. belli ki adama bir görev verilmiş ya da kendisi bir görev üstlenmiş artık her neyse. bunun başka açıklaması olamaz. insan kendisini koltuk hırsı için bu kadar rezil eder mi ? 13-14 sene yapmışsın o işi zaten az buz zaman değil.
ben artık kendisinin en kritik anlarda vermiş olduğu kararların bile sebebini anladım.
( ekmelletin-2017 mühürsüz referandum-gel bakalım muharrem- meral akşenerle adaylık kavgası masa krizi-anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz-imamoğlu'na siyasi yasak gelme ihtimali varken almanya'ya gitmeler-2015 yılında davutoğluyla haftalarca koalisyon görüşmesi ayağına süre geçirmeler-chp listelerinde 40 tane eski akp'li meclise sokmalar vs vsvs )
adamın türkiye siyasetinin en kırılma anlarında vermiş olduğu kararların hepsi erdoğan'ın ve akp'nin lehine gelişmelere sebep oldu.
bugün akp medyası başta da akit gazetesi olmak üzere kendisine övgüler ve gazlama methiyeleri düzüyorsa orada bir koltuk hırsından bahsedemeyiz.
kendisi yıllarca erdoğan'ın ve akp'nin iktidarda kalması için görev üstlenmiş resmen. yapılan sözde hatalar bile isteye yapılan şeylermiş belli ki.
adam hiç utanmadan sıkılmadan akp yargısının chp'yi dağıtmasını bekliyor. oradan verilecek görevi de kabul edeceğini beyan ediyor.
bunun hırsla bir alakası var mı ? bu bir görev üstlenmektir.
kendisine de bu aşamadan sonra böyle muamele çekilmelidir.
bu ülke kendisini zaten siyasetin çöplüğüne çoktan göndermiştir de ağababalarıyla mücadele edip onları da tarihin çöp sepetine göndermek de bizim bir diğer işimiz olsun.
herkes bulunduğu alandan imkanları ölçüsünde hukuk kurallarının işlediği bağımsız özgür bir türkiye ve demokratik adil yarışların olduğu bir türkiye için sonuna kadar mücadele etmek zorundadır.
++++++++++++++
hayatım boyunca bu adamdan şuan nefret ettiğim kadar kimseden nefret etmedim. çok değil 2023 seçimlerine kadar da kendisini deli gibi desteklediğimi söylememe de gerek yok zannedersem.
eğer bu adam, türkiye'de akp'nin iktidarda kalmasını isteyen ya uluslararası siyasi bir yapının ya da ulusal düzeyde özellikle sermaye destekli bir yapının adamı değilse, etrafında bu yapıların esaslı adamları tarafından yönlendirilmiyorsa allah benim belamı versin diyorum ve eğer bir bahis açılsa başımı boynumu bu bahse gözü kapalı basarım.
mutlak butlan denilen, davanın kendisinin bile hukuka aykırı olduğu , amacı türkiye'nin an itibariyle birinci partisinin akp tarafından canının istendiği anda parçalanmak olduğu bir olaya öyle hevesle dahil olmuş durumdaki aylarca utanmadan,sıkılmadan, en ufak bir insani etik kaygısına düşmeden bir an önce kendisine bu görevin verilmesini ve aklınca türkiye muhalefetinin parçalanmasına hizmet etmeyi bekliyor.
adam koltuk sevdasından yapmıyor bunu. altını çiziyorum adam bunu bilerek bir görev ve hizmet olarak gördüğü için yapıyor.
bu insan bizi 13 sene boyunca bu şekilde aldatmış. yıllarca sinsi sinsi geleceğimizi param parça etmiş.
o seccadeye basmalar, mühürsüz oylara itiraz etmemeler, gel bakalım muharrem diyip cb adayını ilk saniyede yerle bir etmeler, ekmeletin'i aday yapmalar vs hiçbiri tesadüfen yapılan hatalar ya da öngürülemeyen başarısız hamleler değilmiş.
sonuna kadar mutlaka okuyun dedim ya.
kimse umutsuzluğa kapılmasın kimse bunun bu saatten sonra herhangi bir odak için bir gram faydası olacak bir şeyi yapabileceğini düşünmesin.
tüm sülalem tüm çevrem neredeyse bunun akrabası. an itibariyle ağzımı bozmayayım ama bununla ilgili bizim sülalemizde bile tek kelime olumlu cümle kuran yok. düşünün bizim aile buna ölüp bitiyordu yani. bizim ailemizde bile bunun an itibariyle en ufak bir itibarı yokken toplumun geniş kesimleri buna nasıl muamele çekecek varın siz düşünün. farkında değil ama yeri gelecek insan içine bile çıkamayacak.
gördüğüm kadarıyla da herkes bunun ne tür bir adam olduğuna çoktan uyanmış durumda.
bana göre en kısa zamanda chp de bu adamla esaslı bir yüzleşme yaşamalıdır. kendisine yakın birkaç isim şimdiden akp'ye katıldı bile çok teze örnek burcu köksal bunun seçilemediği kurultayda üzüntüden bildiğin baygınlık geçirmiş bir insandı ve ne hikmetse ilk gittiği siyasi adres akp oldu.
kendi adıma nefesim yettiğince ömrümün sonuna kadar bu adamı ve kalkıştığı işi anlatabileceğim herkese anlatacağım. bunu bir tane insanın bile iyi anmaması için elimden geleni yapacağım.
sana vermiş olduğum her bir oy haram zıkkım olsun.
Alıntı

Türkçe

Annemin cenazesine kaliteli bir takım elbiseyle gittim.
Sivas’ın o eski mahallesindeki eve, siyah konforlu bir arabayla vardım.
Gözümde güneş gözlüğü vardı.
Ağladığım için değil…
Ağlamadığım belli olmasın diye.
Kendimi güçlü hissediyordum.
Uzakta “başarmış” evlatlardan biri gibi.
Hani arada gelir, herkesin sırtını sıvazlar,
vicdanını da cebine koyup döner ya…
On beş yıldır İstanbul’daydım.
Taşımacılık işi tutmuştu.
Hayatım fena gitmiyordu.
Evden çıktığım günden beri annemle kalan küçük kardeşim Hasan’a her ay düzenli para gönderdim.
Eksiksiz.
Aksatmadan.
İçimden hep şunu dedim.:
“Ben olmasam bu ev dönmez.”
“Annem benim paramla rahat ediyor.”
Cenazeden sonra eve geçtik.
Evin kokusu çocukluğum gibiydi ama bana yabancıydı.
Bahçeye baktım. Toprak kupkuruydu.
“Hasan,” dedim,
“Şu bahçeye neden bakmadın.?
Geçen sene para göndermiştim.”
Koridordan geçerken elim duvara değdi.
Boya kabarmıştı.
“Buralar neden yapılmadı.?
Usta çağır dedim sana.”
Sonra ağzımdan o cümle çıktı…
Geri alamadım.
“Annem tabutta çok zayıftı.
Hiç mi düzgün bakamadın.?”
Hasan sustu.
Masada oturuyordu.
Üzerindeki kiyafet eskiydi, boldu.
Ayakkabıları yıpranmıştı.
Gözlerinin altı morarmıştı.
Elleri sertti.
Benden üç yaş küçüktü,
Ama o gün benden çok daha yaşlıydı.
Konuyu uzatmadım.
“Evi satalım,” dedim.
“Piyasa fena değil.
Benim paraya ihtiyacım yok.
Payı sana fazla veririz. Sen kaldın burada.”
Bunu söylerken kendimi cömert sandım.
Hasan başını kaldırdı.
Gözlerime baktı.
Sessizce kalktı.
Çekmeceden eski, spiral bir defter çıkardı.
Masaya bıraktı.
“Şunu oku,” dedi.
Defteri açtım.
Bu bir bakım defteriydi.
12 Ekim
Annem yine sabaha kadar uyumadı.
Gece boyu senin adını sayıkladı.
Beni tanımadı.
Çarşafını dört kere değiştirdim.
Yıkarken kolumu ısırdı.
Kanadı ama dışarı çıkamadım.
Yalnız bırakamadım.
3 Kasım
Gönderdiğin para faturalara yetti ama yeni nesil kalp ilacına yetmedi
Sigorta yine farkını vermedi.
Arabayı sattım.
Artık markete yürüyerek gidiyorum.
25 Aralık
Annem bütün gün ağladı.
“Büyük oğlum neden aramadı.?” diye.
Akşam aradığında konuşacak hâli kalmamıştı.
Eski ses kaydını dinlettim.
Bir iki kaşık çorba içsin diye.
Yatağın yanında yere oturup ekmek yedim.
Korkmasın diye.
15 Ocak
Bugün banyodan kaldırırken belim kilitlendi.
Doktor fıtık dedi.
Ameliyat olmam gerek ama izin alamam.
Annem kime kalacak.?
Defteri kapattım.
Boğazım düğümlendi.
Yutkunamadım.
Hasan konuştu.
“Ağabey,” dedi,
“Para gönderdin. Sağ ol.
Ama sen o parayı gönderirken geceleri uyuyordun.”
“Hafta sonların vardı.
Tatilin vardı.
Bir hayatın vardı.”
Elini göğsüne vurdu.
“Ben dört yıldır deliksiz uyumadım.
İşimden ayrıldım.
Evlenecektim, olmadı.
Annem bakımevine gitmesin diye.”
“Para sabaha karşı alt temizlemez ağabey.
Para korkuyla titreyen birini susturmaz.
Para yalnızlığı almaz.”
Sesi yükselmedi.
Ama içimde bir şey çöktü.
“Evi sat,” dedi.
“Paranın hepsi senin olsun.
Bir kuruş istemiyorum.
Payımı ödedim.
Ömrümden verdim.”
Döndü.
Annemin odasına girdi.
Kapıyı kapattı.
Ben mutfakta kaldım.
Saatime baktım.
Ayakkabılarıma baktım.
Hepsi anlamsızdı.
Ben parayı yollamıştım.
Ama o evlat olmuştu.
Ben ilacın parasını ödemiştim.
O ilacı annemin ağzına koymuştu.
Ben tabutu almıştım.
O annemin elini son ana kadar tutmuştu.
O gün tapuyu onun üstüne yaptım.
Masraflarını karşılayacak bir düzen kurdum.
Bu bir hediye değildi.
Gecikmiş bir borçtu.
Ve yine de biliyorum…
Yetmedi.
Her ailede iki evlat olur.
Biri uzaktan sahip çıkar.
Biri yakından yanar.
Para önemlidir.
Ama bakım para değildir.
Havale yalnızlığı silmez.
Kredi kartı uykusuzluğu almaz.
Miras bölünür.
Ama ömür bölünmez.
Aile adaleti eşit pay değil,
kimin neyi feda ettiğini bilmektir...!!!
~•~/#ALINTI 🦅
#Nazım #Hikmet #Ran
Sayfasından alıntıdır

Türkçe

@BlueSky428059 Muhteşem ötesi bir ses, yıllar geçti ama ses aynı🎼 🧿👏🎼
Türkçe

OMG! İnanılmaz 😍
85 yaşında bu arada, bu eski program.
Yaşayan en büyük seslerden biri Tom Jones 🕺🏻
🌷🦋 Love Music 🎶 & Dance 💃🏻🕺🏻@Tiana_Celine_23
Can't believe this man is 83 and still sings like this. No auto tune. We once had real singers.
Türkçe

@BlueSky428059 Ne zaman bu konçerto çalsa gözlerim dolar ,darağacında üç fidan gelir aklıma😥😥😥
Türkçe

Deprem sonrasıydı. Köyün hemen hemen tamamı zarar görmüş olsa da, köylüler, "yokluk belası" deyip, yıkık dökük evlerinde yaşamaya devam ediyorlardı. Köyün tek sınıflı okulu da kapalıydı ama çocuklar sınıfta toplanmış, heyecan içinde, kırık camlardan dışarıya bakıyorlardı. Çünkü birazdan onlar için toplanılmış kıyafetler gelecekti. Hepsinin yüzünde tebessüm ve sabırsızlık vardı. Aslında kıyafetler geçen hafta okulda olacaktı ama günlerdir süren kar yüzünden yollar kapanmış ve kavuşma anca bugüne kalmıştı.
Sınıfın ortasında, artık yanmayan eski bir odun sobası, yeşil duvarlarda çocukların çizdiği resimler, alfabe ve çarpım tablosu vardı ve sıralar, masalar, hepsi hemen hemen artık kullanılmayacak haldeydi. Siz benim okul dediğime de bakmayın,
burası sadece, beş ayrı sınıfın bir arada ders yaptığı küçük bir odaydı. Geçen yıl okula gelen Devrim Öğretmen'in güleryüzü ve güleryüreği de olmasa, çocukların hiçbiri bir gün bile bu odaya girmek istemezdi.
Derken, beklenilen minibüs yolun başından göründü. Çocuklar çığlıklar atarak önce birbirlerine sarıldılar, sonra da dışarıya koştular. Minibüs karları çamurları yara yara gelip, okul kapısının önünde durdu ve arka kapıyı açan adam, siyah poşetlerin içindeki montları, kazakları ve botları alelacele ve gelişigüzel minibüsün etrafını saran çocuklara atmaya başladı. Artık kime ne denk gelirse!
Her ne kadar okul görevlisi çocukları sakinleştirmeye çalıştıysa da, pek başarılı olamadı. Minibüse uzanan küçücük ellerin tek derdi vardı, havada uçan kıyafetlerden bir tanesi yakalamak.
Dağıtımı yapan adam beş dakika içinde poşetlerin hepsini boşalttı, ne var ne yok çocukların üstüne attı ve geldiği gibi, hiç konuşmadan etmeden çekip gitti.
Çocuklar o harala gürele içinde kapabildikleri kıyafetleri denemeye başladı. Kimine bir çift bot, kimine mont, kimine de sadece kazak...İstediklerine denk gelenler mutluydular ama içlerinde bir kız vardı ki, elindeki lacivert erkek montuyla öylece kalakalmış, çaresiz gözlerle etrafa bakıyordu. O sırada, biraz ileride, neşe içindeki kız arkadaşlarını gördü. Hepsinin ya kırmızı ya da pembe, çiçekli, böcekli, aylı, güneşli montları olmuştu ama o kargaşada onun eline tutuşurulan sadece lacivert bir erkek montuydu.
Gözleri doldu.
Belinden kayan yırtık pantolonunu yukarı çekti.
Akan burnunu kazağına sürdü.
Tekrar elindeki montu inceledi.
Montu hiç sevmemişti. Montun sırt tarafına tank ve asker resimleri işlenmişti ve çok kaba duruyordu. Oysa o günlerce, filmlerdeki zengin kızların giydiği, yakasında upuzun pembe tüyleri olan ve giyeni bir anda hanımefendiye dönüştüren o kibar montlardan hayal etmişti.
Ne yapacaktı ki şimdi erkek montuyla?
O bunları düşünürken, arkadaşları çoktan montlarını, botlarını, kazaklarını giyinip, güle oynaya evlerinin yolunu tutmuşlardı. Kız tek başına okulun önünde kalakalmıştı. O sırada ayaklarının üşüdüğünü hissetti. Ayağındaki eski lastiklerin içleri kar suyu dolmuştu. Zaten ağlamak için bahane arıyordu ya, daha fazla kendini tutamadı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Bu sırada omuzuna dokunan bir elle irkildi ve korkuyla arkasına döndü. Devrim Öğretmen’le göz göze geldiler. Öğretmen o hiç yüzünden eksik olmayan gülümsemesiyle yere çöktü. Önce cebinden çıkardığı mendille küçük kızın gözlerini ve burnunu sildi, sonra da neden ağladığını sordu.
Kız cevap veremedi. Sadece elindeki montu uzatıp öğretmenine gösterdi. Devrim Öğretmen meseleyi anladı ve montu aldıktan sonra kızın elini tutarak onu sınıfa götürdü. İki dakikada sobayı tutuşturan Devrim öğretmen, hemen iki sandalye alıp, sobanın yanına koydu ve kızı sandalyelerden birine oturttu, kendi de diğer sandalyeye geçti.
Kız bir yandan üşüyen ayaklarını ısıtmaya çalışıyor, diğer yandan başı önde susuyordu. Bir süre öyle durdular. Devrim Öğretmen yerinden kalktı, sınıf kapısının arkasında asılı olan paltosunun cebinden bir fotoğraf çıkarıp geri geldi.
Fotoğrafı kıza uzattı. Kız fotoğrafı aldı ve şaşkın gözlerle uzun uzun fotoğrafa baktı. Yıpranmış siyah beyaz bir fotoğraftı bu. Fotoğrafta sınıfın ortasında, siyah kız önlüğüyle duran bir erkek çocuk vardı. Kız başını kaldırıp, “Kim bu?” der gibi öğretmenine baktı.
Devrim Öğretmen “O çocuk benim.” dedi. Bu söz üzerine kızın gözleri iyice açıldı. “Gerçekten mi Öğretmenim? Sahi, sen misin bu?”
Öğretmen kızın sarı saçlarını okşadı, yerine oturdu.
“Evet ya, o kız önlüklü çocuk benim...Bak kızım, yaşam bazen istediğimiz gibi olmuyor. Üzgünüm ama öyle... Hayat herkese eşit davranmıyor. Birileri gülüp eğlenirken, birileri ağlıyor... Bu fotoğraf çekildiği zaman, babamın iflas ettiği seneydi ve benim fakirlikle ilk tanışmamdı. Biz beş kardeştik. Babamın bir bakkal dükkânı vardı. Ekonomik sıkıntılar oldu ve dükkân battı. Ev kira, dokuz nüfus, elde avuçta yok...
Kolay değil, ben ve kardeşlerim, hepimiz de okula gidiyoruz. O vakitler okula siyah önlüklerle gidilirdi. Bizim de önlüklerimiz eskimiş, yırtılmış, giyilecek halde değiller. Beş çocuk, hepimize yeni önlük lazım ama para yok. Zar zor, konu komşunun yardımıyla, başka çocukların eski önlükleri toplandı. Beş adet siyah önlük... Biz beşimiz de erkek çocuğuz ama gel gör ki, bulunan önlüklerden bir tanesi kız önlüğü!..
Annem hepimizi yanına çağırdı ve 'İçinizden biri paramız olana kadar bu kız önlüğüyle idare edecek yavrularım. Üzgünüm ama yapacak bir şey yok.' dedi...Ben annemi ilk defa öyle çaresiz görmüştüm ve nasıl üzüldüm, sana tarif edemem.
Önce abilerime baktım. Hepsinin gözü halının üstüne serilmiş önlüklerdeydi ve hepsi de erkek önlüklerini giymek istiyorlardı.
Bunu onların gözlerinde görüyordum. Sonra annemle göz göze geldim...Gülümsedi bana ama bu öyle bir gülümsemeydi ki, hani, 'Kurban olurum ben sana Devrim. Kurtar beni zor durumdan.' der gibi.
'Ben giyerim.' dedim. Abilerim bu hiç beklemedikleri tavrım karşısında birbirlerine baktılar... Annem yerden aldığı kız önlüğüyle yanıma geldi, dizlerinin üstüne çöküp, bana sarıldı. Gözyaşlarını yanağımda hissettim... Ama olsundu, hiçbir şey annemden daha değerli değildi ki... Annem beni öperken, kulağıma 'Devrim, devrimim, güzel oğlum, seni beni daha fazla utanmaktan kurtardın, Allah da seni hiç utanacağın bir duruma sokmasın. Başın hep dik olsun emi' dedi.
İşte yavrum, ben o günden sonra bir süre kız önlüğüyle okula gidip geldim. Dalga geçen, laf atan, arkamdan gülenler oldu ama tam tersi, beni o halimle seven, kabul eden, benimle oynamak isteyen, aferin sana diyen de oldu ama inan bana, kimin ne söylediği zerre umrumda değildi. Çünkü annemin o çaresizliği hep gözleriminin önündeydi. Ben annemin kahramanıydım ve bu bana yeterdi.
Kız önlüğü giydim diye hiç utanmadım, hiç kendimi kötü hissetmedim kızım. Hatta şimdi öğretmen olduysam, o önlüğün bunda çok etkisi var. Ağlamayan, gülmenin değerini bilmiyor ve kıyafet de insanı insan etmiyor. İnsanı gösteren kıyafet değil, kalbidir ve senin kalbin o kadar güzel ki, inan bana, seni seven arkadaşların, bu montu farkına bile varmayacaklar, sırtındaki monta değil, içindekine bakacaklar. Hayat bize adil davranmasa da biz kendimize adil davranmalıyız kızım. Dünyada hiçbir kumaş gözyaşına değmez. Başını eğme, onurunu kaybetme, mal mülk için kimseye minnet etme. Varsa ye, yoksa aç kal ama diren, umut et ve kendine güven."
Kız hayranlıkla yerinden kalktı ve önce sıkı sıkı öğretmenine sarıldı, sonra da yerde duran montu aldı. O sırada gözü yine montun arkasındaki sevimsiz asker armasına değdi. Suratı asılır gibi olsa da montu giydi. Devrim öğretmen montun düğmelerini iliklerken “Gördüm kızım, montun üstündeki askerleri gördüm. Sen hiç canını sıkma. Dinle bak, Ozan Hasan Hüseyin Korkmazgil ne demiş...
'Yaşayanlar bir gün ölür'
elbette
ağaçlarla
balıklarla
kuşlarla ben
âmenna
'ağlayanlar bir gün güler'
elbette
uyanmakla
anlamakla
bilmekle ben
âmenna
'kısa çöp uzun çöpten hakkını alır'
elbette
direnmekle
kurtulmakla
barışla ben
âmenna
öyle bir yerdeyim ki
ne karanfil
ne kurbağa
öyle bir yerdeyim ki
biryanım maviyosun
dalgalanır sularda
biryanım çocuk parkı
çığlıkçığlığa
öyle bir yerdeyim ki
anam gider allah allah
dölüm düşmüş sokağa
dostum dostum güzel dostum
bu ne beter çizgidir bu
bu ne çıldırtan denge
yaprak döker biryanımız
bir yanımız bahar bahçe...
İnan kızım, o gün geldiğinde, yani, kısa çöpün uzun çöpten hakkını aldığı gün, sen ve dünyanın bütün çocukları, üstünde rengarenk çiçekler olan montlar giydireceksiniz. İnan buna kızım inan...
Güldüler.
Sobada düş, yürekte umut güldü.
Tamer Dursun

Türkçe

Ziraat Bankası Emekli Şube Müdürü Ramazan Şentürk'ün Rahşan Ecevit'in Vefatı Sonrası Paylaştığı Mesaj:
"1994 yılında T.C. Ziraat bankası Eceabat/Çanakkale şubesinde çalışırken Gelibolu yarımadasında yani Şehitlik'te Türkiye'nin en büyük orman yangını olmuştu. O orman yangını için şubemizde bir yardım hesabı açıldı.
Bu hesaba Rahşan ve Bülent Ecevit adlarına 125.000 Lira para yardımı geldi. Daha sonra duyduk ki, Marmaris ya da Bodrum taraflarında bir arsaları varmış satıp bedelini yardım olarak göndermişler.
Bunu şunun için yazıyorum, ülkeyi dış güçlere peşkeş çeken , Harun gibi gelip Karun gibi giden liderlere inat; bu dünyaya vatanını seven, halkının refahını düşünen, dini-imanı para, mal-mülk olmayan dürüst liderler de bizim ülkemizde vardı.
Özlemle ve saygıyla.
Ruhları şad olsun.
Işıklar içinde uyusunlar

Türkçe



















